Röportaj

Altyazı üstatları

Şubat 2, 2009 · Yorum Yapın

Heroes, Lost, Prison Break, House, Grey’s Anatomy, Nip Tuck gibi televizyon dizileri önce ABD’de, sonra Türkiye’de kendilerine bir hayran kitlesi yaratıyor. Fanatikler gözlerini ABD’ye dikip bekliyor: Dizinin yeni bölümü yayınlanır yayınlanmaz, internete düşüyor. Ama bir sorun var: İngilizce bilmiyorlar. Fanatiklerin imdadına altyazı çevirmenleri yetişiyor. Onlar, neredeyse dizilerin oyuncuları kadar tanınıyor, lakaplarıyla anılıyorlar.
Fanatikler, çeviriyi onlar yapmazsa diziyi izlemeyi reddediyor. Nasıl yaşadıkları, ne iş yaptıkları, ne kazandıkları sanal forumlarda tartışılıyor. İşte bu gizli altyazı çevirmenlerine ulaştık. İsimlerini vermekten kaçındılar ama sorularımızı yanıtladılar.

Lost ve Heroes dizilerinin fanatikleri yeni bölüm için internet başında bekliyor. Dizinin yeni bölümü ABD’de yayınlandıktan iki saat sonra hop, görüntü bir foruma düşüyor, hop bilgisayarlara indiriliyor. Peki ya altyazılar? Türkiye’de altyazı yayınlayan siteler var. DivxPlanet bunların en bilinenlerinden biri. 55 bin kayıtlı üyesi var. Günlük ziyaretçi sayısı 150-200 bin. Son bir senede indirilen altyazı sayısı milyonun üzerinde.

Çevirmenler sitelere bağlı çalışmıyor. Aynı metni pek çok siteye veriyorlar. Zaten altyazılar sanal aleme düştüğü an yayılıyor. Çevirmenlerin hepsi de ağız birliği etmişçesine “Biz bu işten para kazanmıyoruz, hobi olarak yapıyoruz” diyorlar.

Bu iş yasal mı? Altyazı sitesi DivxPlanet’in kurucusu Neottoman “Ben film satmıyorum ki, altyazı veriyorum” diyor. “Sokaktaki korsan DVD satışını bitiren şey, insanların internetten film indirip bu filmleri izlemek için sitemizden altyazı sağlamaları. Orijinal DVD’lerde bile sitenin üyeleri tarafından yapılmış çeviri kullanılıyor.”

İzleyiciler, karakterleri tanıyan ve sürekli aynı diziyi çeviren kişileri yakın takibe alıyor. Filmin çevirisine bir an önce kavuşmak için çevirmen üzerinde baskı kuruyorlar. Örneğin, dizi ABD’de yayınlanıp internete düştükten bir gün sonra hálá çeviri ortada yoksa, ertesi sabah aralarında “Darkopal biraz hastaymış galiba; inşallah öğlene çeviri gelir” gibi sohbetler yapıyorlar. Bir forumda çevirmenlerden biri kendini şöyle savunuyor: “Gecikiyor mu? Evet, gecikiyor. İş yüzünden, aile yüzünden, sinir ve stres yüzünden gecikiyor. Ama yine de elimden geldiği kadar kısa bir sürede bitirmek için çabalıyorum.”

Altyazıların yüzde 99’u dinleyerek değil, filme ait İngilizce metinler kullanılarak yapılıyor. Bu iş için bilgisayar programları var. İngilizce metin filmle birlikte açılıyor. Bazı programlar işi kolaylaştırmak için film ve dizileri 5-10 dakikalık bölümlere ayırıyor. Kırk dakikalık bir diziyi çevirmek için çevirmen 4-8 saatini ekran başında geçiriyor. Bazıları düzgün bir iş için 2 ila 10 gün vakit harcıyor.

DOKTOR JİVAGO (Lost)

Ankaralı (33), bilişim sektöründe çalışıyor

Bu lakabı okunuşu havalı olduğu için seçmiş. 100’ü aşkın DİVX, 50’nin üzerinde DVD altyazısı ve dublaj çevirmiş. Bir DVD firmasıyla dört yıldır çalışıyor. Kitap çevirisi teklifi bile almış. Neden bu işe başlamış peki? “1984 isimli filmin Türkçe altyazısı yoktu. Ben de filmin altyazısını Türkçe’ye çevirdim, sonra devamı geldi.” Onu meşhur eden Lost dizisi ama çevirmen “Ben Lost’un zannedildiği kadar fanatiği değilim. Benim görevim sadece altyazısını çevirmek” diyor.

DARKOPAL (Heroes)

Bursalı (28), grafiker

Lakabını bir arkadaşının bilekliğinde gördüğü opal taşından almış. 50’yi aşkın filmin, Heroes, Smallville, Terminator, Life gibi dizilerin çevirisini yapmış. “İnternetten indirdiğim filmler için altyazı arıyordum. Sonunda kendim çevirmeye başladım” diyor. Darkopal, çevirdiği Heroes dizisini severek izliyor: “Zevk almadığınız filmi çevirmek zordur” diyor.

ZEROETHH (Kyle XY ve Jericho)

İstanbullu (30), bankada çalışıyor

2002’den beri “gönül işi” olarak tanımladığı altyazı çevirileri yapıyor. Crash, Opera, Birds, Fahrenheit 451 gibi pek çok filmi ve Twin Peaks, X-Files, Kyle XY, Jericho gibi dizileri çevirmiş. Onu herkes, Kyle XY adlı dizide yaptığı çeviriyle tanıyor. “Çift anlamlı sözcüklerde hata yapılabiliyor. Ben de yaptım. Mesela “Mainland Security”yi “İç Güvenlik” yerine “Mainland Güvenlik” diye çevirdim.”

OEZEL (Altyazı çevirmenlerinin piri)

56 yaşında, emekli ve Almanya’da yaşıyor.

Ona üstad diyenler var. Çünkü çeviriyi İngilizce sözleri dinleyerek yapıyor. “Korsan DVD piyasasından bana ulaşanlar oldu. ’Çeviriyi nasılsa dinleyerek yapıyorsun ve biz nasılsa kullanıyoruz, önce bize yap, piyasanın üzerinde bir ücret verelim’ dediler. Korsan DVD piyasası, bir film henüz yeni çıktığında ve ortada kaynak dilde bir altyazı yokken sadece dinleyerek yapılan çeviriler üzerine çalışır ve bunların tamamı birer çeviri faciasıdır. Bu tür tekliflere cevabım hep hayır oldu.”

TAKAYA (Prison Break)

Makine mühendisi İstanbul’da yaşıyor

Japon kültürüne hayran o yüzden bu lakabı kullanıyor. Özellikle Asya ve doğu filmlerini seviyor. Bir hapishaneden kaçışın anlatıldığı Prison Break dizisiyle meşhur. Prison Break’teki acımasız katili Alabamalı kaba saba T-Bag’in aksanı ve konuşurken yaptığı benzetmeler, onu zorluyor.

KONT DRACULA (Grey’s Anatomy)

ODTÜ mezunu inşaat mühendisi (25)

Niğde’de otoyol yapımında çalışıyor

Onu çevirmenliğe iten Nip/Tuck dizisi olmuş: “Çok severek takip ediyordum fakat üçüncü sezonun son üç bölümünde çeviriler durdu. Ben de o bölümleri kendim çevirdim. Keyifli geldiği için de devam ettim.” 2.5 yıl önce çevirmeye başladığı hastane dizisi Grey’s Anatomy ile ismi duyuldu. Bir inşaat mühendisi, tıbbi terimleri nasıl çözüyor peki? “Başlarda birkaç hastane terimi için yardım aldım ama kendi araştırmalarım sonucu, bazen de yorum katarak çeviriyorum. En çok kısaltmalı terimler beni zorluyor.”

Kaynak:http://www.hurriyet.com.tr/pazar/10795574.asp?gid=59

→ Leave a CommentKategoriler: Grup
Etiketlendi:

H.Cepkin: Uzaylılar saldırsa da biz de bir olabilsek

Ağustos 9, 2008 · Yorum Yapın

hayko cepkin

hayko cepkin

NTV-MSNBC

İSTANBUL – Orta yaşın üzerindeki herhangi birine sorsanız, onun için ya sorunlu der ya da serseri. Oysa Hayko Cepkin, içindeki iyiyi göstermek için kötüden beslendiğini söylüyor. İlk başta çoğu insan için bu zorlayıcı olabilir. Ama “kötüyü bir kere sevdirirsen daha içten sevdirirsin” diyor müzisyen. Sonra başlıyor anlatmaya karın ağrılarını. Çocuk yapmaktan neden korktuğunu, Ermeni olmanın birleştirici yönünü, satanist haberlerinin patladığı dönemde hayatında neler değiştiğini… Okudukça onu daha iyi anlayacaksınız.

Seni sevmeyen ya da takdir etmeyen tek bir insan bile düşünemiyorum…
Yok, çok da nefret eden var benden. Ben kötüden daha çok beslenen bir insanım. O yüzden insanlar sevmekte zorlanıyorlar. İlk başlarda “ne dinliyorsun?” dediklerinde ismim çok zikredilemiyordu. “Hayko” dendiğinde “hadi canım” deniyordu. Ama zaman içinde o isim söylenebilir hale geldi. Şimdi bas bas bağırılabiliyor.

Dış görünüşünle ilgili mi yoksa müziğinle ilgili mi eleştirilere daha çok takılıyorsun?
Aslında ikisine de takılmıyorum ama müziğimle ilgili eleştiri geldiğinde bu hakkı nasıl kendilerinde bulduklarını merak ediyorum. Hangi kıstaslara göre eleştiriyorlar? Eleştirenler müziğin do’sunu, re’sini ne kadar biliyorlar? Müziğin geçmişini bilmekle armonisini bilmek arasında bayağı fark vardır. Standart melodileri kullanıp kulağa naif gelen şeylerin kulaklara pelesenk, dillere şokelenk olacak diye bir kaidesi yoktur. Müziğin farklı çeşitleri vardır. Ben müzikte uç bir yerde olabilirim ama benim için çok daha uç isimler de var. Ama onları eleştirmeye hakkım yok.

Sen ne gibi eleştirilere maruz kaldın bugüne dek?
Bizim camiadaki insanların uyuşturucu müptelası, tembel, serseri olduğu, her gece başka bir kızla beraber oldukları düşünülür. Sonları ya intihardır ya da uyuşturucudur. Satanist olaylarının patladığı dönemde bu bayağı bir artmıştı. Üstünde ejderha dövmesi olan herkes içeri alınırdı. Bu önyargıyı kırman için senin de görülür olman lazım. Adamın gözüne sokman lazım. Benim hayatım bildikleri gibi değil çünkü.
Sen satanist değilsin yani?
Ben renkli kıyafetler giyerken satanist olaylarının patlamasıyla kıl kapmış ve siyah giymeye başlamış bir insanım. Çünkü çok abuk subuk haberler yapılıyordu. Satanist bar diye girip topladıkları insanların birçoğu arkadaşımızdı. Her gün “Ulan Taner’i de götürdüler, bilmem kimi de aldılar” diye izliyorduk.

“UYUŞTURUCU MÜPTELASI BİR SATANİST OLDUĞUMU SANIYORLAR”
Satanist arkadaşın oldu mu hiç?

Hayır, hiç olmadı. Ayrıca satanist diye tanıttıkları insanların hepsi kısa saçlı adamlar çıkmıştı. Satanist arkadaşımız olsaydı da çok kılçık kılçık konuşsa en fazla döverdik herhalde. Ama hiç öyle bir adam tanımadık.

Görüntü itibariyle uçlarda gezindiğini düşünüyor musun?
Şu an görüntü itibariyle uyuşturucu müptelası bir satanist olmam lazımdı. Ben de tam zıttını yapmak istedim her şeyin. Geçmişin intikamını almak istiyorum aslında belki de. “Bu şekilde olmaz” diyenlere nasıl olduğunu göstermeye çalışıyorum. Ben çok plak şirketinden kavga ederek çıktım. Babam bile “doğru dürüst müzik yap” dediğinde “bir gün gelecek göreceksin, bana 10 yıl ver” diyordum. Denk geldi de.

Saçına, makyajına takılan olanlar çıkıyordur mutlaka.
Tabi. Mahallede bir takım ağabeyler tipe kıl olup kapımıza dayanmışlardır. Sebebi var mıdır? Yoktur. Tipe kıl olma durumundan bayağı bir olayım olmuştur bugüne kadar.

Sen kıl bir tipin olduğunu düşünüyor musun?
Kamerada evet. Soğuk, kötü, yabancı görünüyorum. Ama işimde de bunu yapıyorum. Kötü ve sevilmeyecek gibi görünen bir şeyi sevdirirsen daha içten sevdiriyorsun çünkü. Gülümsemenin kıymeti diyorum ben buna. Konserde buz gibi durup tek bir mimiğimle inanılmaz bir etkileşim yaşayabiliyoruz. Yoksa ben de biliyorum daha standart ve belediye konserlerine katılabileceğim işler yapmayı.

Bu kadar insanın önyargılarını kırmayı başardın. Peki sen bunu kendi hayatında uygulayabiliyor musun?
Yapıyorum. İlk başta bundan bir cacık olmaz dediğim adamlar sonradan hayatımın kankası olabiliyor. Karar mekanizman seni yanıltabiliyor. Ama “insanlar kelebektir” de demiyorum. “Kimsin ulan sen?” diyene de kafayı koyarım. Ben kendi payıma düşeni yapıyorum. Bana dokunmadıkları sürece ben de kimseye dokunmuyorum. Ben kimseye gidip “len kılçık” diye bulaşmıyorum, kimsenin de bana gelip “len kılçık” demesini hazmedemem. Diyeni de yamulturum.

“SAMSUN’DA ÜLKÜ OCAKLARI BENİ MİSAFİR ETTİ”
Hayatın her alanında “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” mantığını mı kullanıyorsun?
Yaşamsal şeylerde hayır. Çünkü gittiğin yolda bomba var mı yok mu hiçbir zaman bilemem. Güngören’e koydular ama umarım Taksim’e koymazlar diyemem. Bir vatandaş olarak ne yapabilirim diye düşünüyorum tabi. Bizim de kendi işimizde çaktırmadan bir takım görevlerimiz var. En azından websitemize koyduğumuz bir amblem bile anlamlı olabiliyor. Yaşadığımız ülke bir sürü problemlere baki ama bunları aşabilmek de bizim elimizde.

Nereden başlamak gerekiyor sence?
İyi tarafta olman gerekiyor. Tabi bu iyi taraf, kişiye göre değişebilen bir şey. Ama benim için bu ülkenin bölünmezliğini, bayrağını, kültürünü nasıl bu noktaya getirebildiysek bunu devam ettirmektir.

Senin konumun biraz daha hassas, değil mi?
Evet. Ermeni olmam dolayısıyla biraz daha hassas durumdayım. Birleştiricilik yerine bölücülüğe yatkın bir şeyler söylemem arkamda beni takip eden insanları da etkiler. Ben memleketime faydalı olmaya çalışıyorum. Türkiye vatandaşı ve Müslüman olan insanların gidemediği yerlere bile gidiyorum. Mesela Hrant Dink’in ölümünden hemen sonraki günlerde Samsun’da bir konserim vardı. Güvenlik açısından iptal etmemiz gerektiğini söylediler ama ben gitmezsek daha da kötü olacağını söyledim. Çünkü gitmezsem korkuyor olacak ve insanların da birbirine korkarak bakmalarını sağlayacaktım. Ama biz gittik ve 4000 kişiye konser verdik. Hatta oranın ülkü ocakları bile beni misafir etti. Ülkü ocaklarının başındaki insanlarla oturup konuşmak, fikir alışverişinde bulunmak da güzel. Çünkü fikren uyuşmasak bile belki bazı şeylerde bağdaşabiliyoruz. Demek ki çok da farklı değiliz birbirimizden. İdeolojik küçük noktalar yüzünden dünyan mı ayrılıyor sanki? Hayır. Aynı dünyada, aynı memlekette yaşıyoruz. Aynı şeye hayır ya da aynı şeye evet demeye çalışıyoruz. Fikir ayrılıkları mutlaka olacak. Ama egonu bir kenara bırakıp dinlersen “sen de çok bizdenmişsin” diyebiliyorsun.

“UZAYLILAR SALDIRSA, ONLARA KARŞI BİRLEŞSEK, TEK BİR ÜLKE OLSAK”
Ermeni olmanın adının yanına koyulan bir sıfat olması seni rahatsız etmiyor mu?
Çok alışılagelmiş bir sıfat bu. Ama ben çocukluğumdan beri müzik ortamında olduğum ve konservatuarda okuduğum için kültürel bakış açısı da daha Avrupaiydi. Dine bakış da hep yumuşaktı etrafımda. O açıdan ben hiç ayrımcılık yaşamadım. Tam tersine Ermeni olmamdan dolayı çok şansım da oldu. Ermenilerde zanaatkarlık ve sanatçılık çok olduğundan bir sanatkar daha geldi diye bakıldı. Ben iyi bir müzisyen olduğumu bilmeden bile böyle bir misyonum vardı. “Ermeniysen senin kulağın iyidir” deniyordu. Çok faydasını gördüm. Onun dışında bir sorun yaşıyorsan da anlatarak, konuşarak aşabileceğini düşünüyorum. Bu da benim tek başıma yapabileceğim bir şey değil. Sadece kendime düşen kısmını yapabiliyorum. Yoksa gavur ayrıştırması çok eskiden beri vardı. Ama tarih bilmek gerek. Osmanlı’daki baş yardımcılar bile Ermeni. Savaşta omuz omuza savaşanlar Ermeni. Ama toprak denen şey insanların egosuna da sahip olabiliyor. Bu da her şeyi bozuyor.

Sen geleceğin için kaygılanıyor musun?
Genel olarak insanlar geleceği düşündüğünde nasılsa ben elli yıl sonra ölmüş olacağım, ormanların yanmasından bana ne diye düşünebilir. Benden sonrakiler düşünsün diyebiliyorlar. Ama ben bir çocuk yapmayı ve bu dünyaya teslim etmeyi düşünemiyorum bile. Şimdi ben 30 yaşındayım, bir çocuk yapsam, o 30 yaşına geldiğinde sene 2038 olur ki alev kraterlerinin altında bile kalabilir çocuk. Bir yandan ben de çocuk ne güzel şey diyorum, Ben de ürünümü görmek istiyorum. Ben de kapımı açtığım zaman kendi tohumumu görmek istiyorum. Ama ben nasıl bazı şeylere kafam bozukken anneme babama gidip “ne vardı da beni yaptınız” diyorsam o da bana diyebilir. Neden dünya tertemiz bir halde değil de ben de çocuğumu yapamıyorum?

En büyük korkun ne?
Ben doğal hayattan korkmuyorum. O dengesini biliyor çünkü. Ama sosyal hayattan tedirginim. Zaten doğa bütün dünyayı mahvedecek hale geldiği zaman zaten insanların din, dil, ırk gibi diye insanların birbirini ayıracağını zannetmiyorum. Kim “yusuf atıyorsa” birbirinin elini tutacak. Hepimiz birimiz için olacak. Ben bekliyorum ki uzaylılar saldırsın. Bütün dünya elele verip uzaylılara karşı birleşelim. Böylece ortam şenlenir diye düşünüyorum. Hepimiz “drovişkayız” diye yeni bir ırk yaratalım mesela. Tek bir ülkeye dönüşsek.

“DİNLERİN HEPSİ AYNI TEMELE DAYANIYOR, BÖLMEK İÇİN KULLANILAMAZLAR”
Dindar mısın?

Hiç, değilim.

Cemaatle ilişkilerin nasıl?
Pek bağlantım yok açıkçası. Dokuz sene kilise korosundaydım. Ama ben kilise ortamında değildim. Ben sadece dört sesli müzik için gittim. Dini bir bağlantı göremedim kendimde. Din, benim için artık birleştiriciliğini kaybetmiş ve hatta ayrıştırıcı özellikleri ağır basan bir öğe. Hristiyan’ı Müslüman’dan ayıran bir şey. Malzemenin böyle kullanılıyor olması beni rahatsız ediyor. Hepsinin bir öznelliği var ve bunların hepsi çok geçmişe ait şeyler. Bunlar ahlaki yönden insanı eğiten, hukuki yönden de dur diyebilen vicdanı yaratan yardımcı kitaplar. Sen şimdi o kitapları nasıl bölmek için kullanırsın ki? Bunlar bölmek için yaratılmamışlar. Hiçbiri birbirinden farklı değil. Hepsi aynı temele dayanıyor. Sen sarı, yeşil, mavi Allah diye ayırabilir misin? Zaten sen bile bilmiyorsun ki ne olduğunu.

Sen kendi hayatında iyi tarafta bulunmak adına ne yapıyorsun?
Benim görevim bireysel diyaloglarımla aydınlatabildiğim kadar insanı aydınlatmak. Beni takip eden insanlar benim Ermeni olduğumu biliyor. Bunun bölücü değil birleştirici bir şey olduğunun farkında. Her ay websitemi ziyaret eden 400 bin kişi var. En azından bu kadar insanın zihninde bir şey oluşturabiliyorum. Bu da benim yapabileceğim şey.

Kaynak

→ Leave a CommentKategoriler: Şahsiyet
Etiketlendi: ,

Ebru Ceylan:‘Egom çok yumuşak ve esnektir’

Temmuz 9, 2008 · Yorum Yapın

PINAR ÖĞÜNÇ

Filmlerine hem irisinden hem ufağından katkılarıyla, yönetmen eşi Nuri Bilge Ceylan’ın yanında gördük hep onu. Sinema eğitimi alan ve yıllardır fotoğraf çeken Ebru Ceylan kendisine dair nadiren uzun cümleler kuruyor. Dış dünyayla koruduğu mesafeyi bir nebze kaldırdık diyelim…

Ebru Ceylan deyince Cannes’ın kırmızı halılarından bir enstantane geliyor akla önce. Eşi Nuri Bilge Ceylan’ın üç Cannes Film Festivali seferinden biri… Halbuki daha 22 yaşındayken, o zaman Ebru Yapıcı iken, ilk kısa filmi ‘Kıyıda’ Cannes’ın yarışma bölümüne seçilmiş 1998’de. Nuri Bilge Ceylan mahsulleri ‘Uzak’taki küçük, ‘İklimler’deki iri rolü ve son olarak ‘Üç Maymun’da senaryo yazarlarından biri ve sanat yönetmeni etiketleriyle yine benzer kadraj…

Sinema eğitimi almış, fotoğraf hayatında hep var. Fazla konuşmuyor Ebru Ceylan, benzerliklerinin sağlamasını deklanşöre basma tercihleriyle de (www.ebruceylan.com) yapabilirsiniz, eşi gibi…

Yakalamışken sorduk, hem Ceylanlar’dan biri hem Ebru olarak cevapladı.

Okumaya devam et →

→ Leave a CommentKategoriler: Şahsiyet
Etiketlendi: , ,

TUZLA, TÜRKİYE’NİN GELECEĞİNİN KORKUTUCU AMA GERÇEK FOTOĞRAFI

Temmuz 6, 2008 · Yorum Yapın

Art arda gelişen işçi ölümlerin hemen sonrasında başladı, “4857”. Belgesel ekibi ekim ayından bu yana Tuzla’ya vuran, kaçan, Tuzla’da oluşan pek çok farklı olaya şahit oldu. Hiçbir ulusal veya uluslararası kurumdan destek almadan yapılmış ve kolektif bir emek ürünü olan bu bağımsız belgesel, Tuzla’daki ölümlerle gündeme gelen yaşamı görünür hale getiriyor. Sürecin tüm muhatap ve müdahillerine, ulaşabildiği ölçüde yer veriyor, fakat onların deneyimlerini “üst üste koymuyor.”

“4857”, kaynak ışığından, raspa tozlarından, eş ağıtlarından, inatçı direniş sloganlarından, soğukkanlı açıklamalardan örülü kendi müziğini buluyor. “Tuzla’da 4857 no’lu yasa uygulansın” talebinin, hayatlarına dokunduğu insanları görüyor, gösteriyor.

Bugün gösterime girecek olan 4857 adlı belgeselin yönetmenlerinden Petra Holzer”le bir araya geldik… Tuzla”nın öncesini ve sonrasını konuştuk

Okumaya devam et →

→ Leave a CommentKategoriler: Şahsiyet
Etiketlendi: , , ,

Kahraman Ferhan süper İvedik’e karşı

Nisan 22, 2008 · Yorum Yapın

Pek sık olmaz. Recep İvedik rüzgârında kendine yer bulamayan ‘Son Ders’ isimli film, tekrar vizyonda. Başrol oyuncusu Ferhan Şensoy, bu bakkal-süpermarket denklemini anlattı

Okumaya devam et →

→ Leave a CommentKategoriler: Şahsiyet
Etiketlendi: , ,

Kimseye yaranamamak

Nisan 22, 2008 · Yorum Yapın

Uzun süredir içinden matematik geçen bir söyleşi veremiyor Ali Nesin. Bu da öyle… Tecavüz iddiaları, türbana özgürlük isteyince Fethullahçı ithamları… Bir Nesin olmanın ağırlığını, aslında bir özgürlüğü olmadığını yeni fark etmiş.

Okumaya devam et →

→ Leave a CommentKategoriler: Şahsiyet
Etiketlendi: , , ,

Prens Adaları’nda bir prenses var…

Eylül 20, 2007 · Yorum Yapın


Hayvansever psikolog Sınav, Büyükada’da bir savaş veriyor: Barınaklarda hayvanlara eziyet ediliyor, şikâyet edince, deli muamelesi yapıyorlar
HIZIR TÜZEL
Okumaya devam et →

→ Leave a CommentKategoriler: Hızır Tüzel röportajları · Şahsiyet

Dünyayı sarstık

Eylül 20, 2007 · Yorum Yapın

Rusya’yı Avrupa şampiyonluğuna taşıyan Efes Pilsen’in yeni antrenörü David Blatt, NTV’nin sorularını yanıtladı. Şampiyonluğu kendisinin de beklemedigini belirten İsrail asıllı Amerikalı koç, o anı ise, “İnanılmaz bir duygu” olarak tarif etti. Rusya Basketbol Federasyonu’nun kendisi ile devam etmek istediğini ifade eden Blatt, “Ancak öncelik Efes Pilsen’de” dedi.

Okumaya devam et →

→ Leave a CommentKategoriler: Şahsiyet

‘Kimseye azınlık değilsin denemez’

Eylül 19, 2007 · Yorum Yapın


Geçen hafta 6. Türk-Alman Psikiyatri Kongresi’nde ‘azınlıklarla
psikoterapi’ üzerine konuşan Mehmet Toker ve Ali Kemal Gün’le, yaşadıkları Almanya’daki Türklerin ve de iç göç trafiğini yok sayan Türkiyelilerin ruh hastalıklarını konuştuk

PINAR ÖĞÜNÇ
Okumaya devam et →

→ Leave a CommentKategoriler: Şahsiyet

Çocuk İşçiliği

Ağustos 29, 2007 · Yorum Yapın

Fotoğraflar: Aclan Uraz
Yazı: Ali Saltan

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin ilk maddesinde yer alan tanıma göre 18 yaşından küçük olan herkes çocuk olarak kabul ediliyor. Sözleşme, çocukların fiziksel ve ruhsal gelişimlerini tamamlayabilmeleri için eğitim de dahil olmak üzere çeşitli haklara sahip olduklarını ve çocukların çalıştırılmaması gerektiğini vurguluyor. Ancak dünyanın çeşitli yerlerindeki koşullar göz önünde bulundurulduğunda bu sözleşmenin tam anlamıyla uygulanması için daha atılacak çok adımın olduğunu görüyoruz.

Okumaya devam et →

→ Leave a CommentKategoriler: Fotoröportaj