Gittim, Nil Karaibrahimgil’in ‘Bu mudur?’ parçasının klibini yapan kişiyi buldum. Şansıma kendisi eski arkadaşım Emre Özbay çıktı, olaylar gelişti
Bir süredir ekranlarda Nil Karaibrahimgil’in (kısaca Nil) ‘Bu mudur?’ parçasının klibi dönüyor. Türkiye’den çıkmış eli yüzü düzgün video klip görmeye alışık olmadığımdan gittim, klibi yapan kişiyi buldum. Şansıma kendisi de eski arkadaşım Emre Özbay’mış. Olaylar gelişti…
Nasıl düştün bu ortama?
Üniversiteden beri arkadaşların yüzde 90′ı müzisyendi. Hatta bunlar o kadar fazlaydı ki mecburen bazıları birleşip müzik grubu kurdu. Bir ara ‘Köpek’ isimli bir müzik grubuyla aynı evde kalıyordum. Bir süre groupie kızlar gibi yaşadım yani. ‘Ben de bir gitar alayım şunlara kaynayayım’ dedim ama gitara yeteneğimin olmadığı ortaya çıktı. Zaten insan gibi bir müzik zevkim de yoktur. Ben de başka mecralara yöneldim. CD kapaklarını, konser posterlerini falan yaptım. Kesmedi. El kameramı alıp klip çekmeye başladım. İlk müzik-video denebilecek, televizyonlarda yayımlanan işim yine arkadaşa destek kategorisinden, Gülüş Gülcügil’ün ‘Comfortable Pain’ parçasına çekilmiş video. Sonra Karapaks’tan Sinan Tansal’ın (Aynı zamanda dişçim olur) gazıyla çektiğim iki video var.
Klip fikri nasıl ortaya çıktı?
Karapaks’a yaptığım videoyu Nil Karaibrahimgil görmüş beğenmiş. Biraz tırstım tabii. O ana kadar hep ‘Arkadaşlara klip yapıyoruz, eğlenelim’ rahatlığında olduğum için birdenbire böyle profesyonel bir işe girişmek beni kastı. Çünkü daha önce ünlü insanlarla televizyona işler de yapmıştık. Genelde bir ‘Ben çok ünlüyüm ya sen kimsin?’ görünmez kalkanı vardır etraflarında. Fakat gittim, Nil’le tanıştım ve rahatladım. Zira kendisi bakkalda rastladığın çocukluk arkadaşın tadında mütevazı bir insanmış. Zaten onun da aklında bir sürü parlak fikir uçuşmaktaydı. Mail’leştik, telefonlaştık, görüştük, bir sürü güzel fikir çıktı ortaya. Ama biz daha basit, keskin ve muzip bir şey yapmak istiyorduk. Sonra eski film arşivimden kesip biçerek bir kısa demo hazırladım. Beğendi ve yaptık.
Ne kadar zamanını aldı?
Benim kontrolümde olan kısmı, özellikle ağız kısımlarını kesip biçme montajlamadan çok hazırlık denebilecek aşamaları fazlaca zaman aldı. Öncelikle telif sorunumuz vardı. Mümkün olduğu kadar çok eski filmden sahne kullanmak istiyordum. Hatta ilk hazırladığım videoda Audrey Hepburn ve Marilyn Monroe filmlerinden de sahneler vardı. Audrey Hepburn, Gregory Peck’e ‘Modern zamanlarda aşk yorulmuş mudur?’ diyordu montaj yordamıyla. Fakat istediğim filmlerin hepsinin iznini alamadım. Sonunda elimizde dört Türk filmi kaldı. Yani biraz taşın suyunu sıkmak zorunda kaldım. Sonra Nil’in olduğu sahneleri çektik. Bunlar bir ay kadar sürdü. Ama daha güzel oldu galiba. Zaten fikrin ön planda olduğu, kısıtlı imkânlarla yapılan işler niyeyse daha güzel oluyor. Samimiyet, her zaman bir şekilde içgüdüsel olarak algılanıyor galiba seyirci tarafından.
Nasıl tepkiler geliyor?
Dediğim gibi gördükleri, seyrettikleri şeylere içgüdüsel tepki veren insanlar tarafından kafadan çok seviliyor. Bir de öyle zorlama bir hikâyesi yok klibin. Zaten önemli olan müziğin ve sözlerin güçlü olması. ‘Bu mudur’ bu bakımdan şanslı bir tercih . Diğer kliplerinde de fark etmişsindir, Nil’in şarkıları nerdeyse hiç görsel destek gerektirmiyor. Çünkü sözleri ister istemez insanın kafasını görsel olarak çalıştırmaya başlıyor. Ana fikir, ‘Modern zamanlarda aşk’. E bunu eski aşk filmlerinden parçalanıp yeniden üretilmiş görüntülerle anlatınca, yerli post-modern bir video oldu.
İşin en zor yanı ne?
Bu işin belli aşamaları var. Ve her aşama için karşınıza çıkmayı bekleyen zor engeller. Yaptıkça öğreniyorum. Bir başkasının özene bezene yarattığı müziğin kısa filmini çekiyorsun. Bunu önemsediğin zaman, stres verici bir şey zaten. Güzel bir fikir bulduğun zaman ise bunu karşındakine anlatabilme zorluğu başlıyor. Hele ki şarkıcıyı şöyle güzel bir stüdyoya koyup, yanına iki Japon balığı akvaryumu yerleştirip, kumaşlara falan sarıp, saldım çayıra dijital efektçiler kayıra tarzı bir şey çekmiyorsan, yeni bir fikrin varsa daha da zor. Kafanda olayı nefis canlandırıyorsun ama kelimelerle ifade edemiyorsun. Sonra işin montaj aşaması var. Bu klipte kullandığıma benzer yöntemler birçok kez kullanıldı. Filmlerden parçalar alınıp, şarkı sözlerine uyan kelimeler parçanın üzerine montajlandı. En son U2 klibi var böyle. Diyelim, eski bir konser kaydında Elvis’in ‘love’ dediği bir görüntüyü alıp, Bono’nun ‘love’ dediği kısma montajlıyorlar. Ama benim yaptığım farklı bir şey. Mesela Filiz Akın’ın alakasız bir şey anlattığı bir sahneyi hecelere hatta çeyrek saniyelik anlara bölüp bu ufak parçaları ileri geri sararak Filiz Akın’ı konuşturdum. Zira Filiz Akın’ın ‘Bu mudur? Modern zamanlarda aşk yorulmuş mudur?’ diye yakındığı bir filmi yok. En son, iş yapılıp televizyonlarda yayımlanmaya başladıktan sonra da agresif eleştiri robotlarıyla uğraşma zorluğu var tabii. Diyelim bir film çektin, adamın biri de filmdeki yakışıklı çocuğa veya güzel kıza gıcık. Neden önemli değil, her şey olabilir. Kafadan yardırmaya başlıyor işe. Daha ilk profesyonel işimde başıma geldi bu. Milli olduk yani.
Nassı yani?
Bir sabah uyanıp gazetede küçük bir haber görüyorsun, “Yönetmen Emre Özbay, Nil’e klip çekti. Pek güzel olmuş”. Vay be diyorsun, bana yönetmen demişler. Çok acayip oluyorsun. Ertesi gün ‘kliptoman’ köşe yazarı, “Yönetmen Emre Özbay arakçıymış, ordan burdan apartmış, bizi yemiş” yazıveriyor. Zaten refleks olarak yeni bir yerli iş piyasaya çıktığında hemen harıl harıl yabancı referanslar aranıyor. Yerli sanatçı olmanın kaderi bu, içgüdüsel olarak arakçıdır ya (Kleptoman oluyoruz yani bu durumda). Birinci gün yönetmen, ertesi gün ‘arakçı yönetmen’ oluveriyorsunuz. Olaylar paldır küldür gelişiyor. Belli ki bu yazılar paldır küldür yazılıyor. Bak mesela ben burda konuşurken bile acaba haksızlık mı ediyorum, yanlış mı anladım diye düşünüp isim vermeye çekiniyorum di mi? O zaman bir kere ‘arak fikir’ yazıp yanına da adamın ismini iliştirivermeden önce bir araştırmak lazım. Fikir nedir, teknik nedir diye bir düşünmek lazım. Basitçe bir düşünüp arak olduğunu iddia ettiğin şeyin fikir değil teknik olduğunu çakozlayınca, gidip birkaç insana sormak lazım. Bu teknik şunun aynısı mı, yoksa bu adam farklı bir iş mi çıkarmış diye…
Eklemek istediğin bir şey var mı? (Ne acayip soruymuş ya bu?)
Eski filmleri saniyelere ayırıp parçalarken Türkan Şoray’ın adeta her heceyi yüz mimikleriyle oynayabilecek kadar iyi bir aktris olduğunu fark ettim. Bir saniyelik sesi verirken bile kelimenin duygusunu bire bir verebildiğini hayretle gördüm. Kendisine ve Filiz Akın’a (çocukluk aşkım) saygılarımı ve sevgilerimi sunarım.
Röportaj:Kaan Sezyum
Kaynak:http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=6672
0 cevap şu ana kadar ↓
Henüz hiç bir yorum yok... Hemen aşağıdaki formu doldurarak tartışmaya başlayın.