
Uzun süredir içinden matematik geçen bir söyleşi veremiyor Ali Nesin. Bu da öyle… Tecavüz iddiaları, türbana özgürlük isteyince Fethullahçı ithamları… Bir Nesin olmanın ağırlığını, aslında bir özgürlüğü olmadığını yeni fark etmiş.
PINAR ÖĞÜNÇ
Nesin Vakfı’nın işleyişine dair ithamlar olsun, malum tecavüz iddiaları olsun, üniversitelerde türban serbestliğine dair verdiğiniz imza sonrasında kardeşinizle birbirinize düşüşünüz, aynı nedenle vakfa bağışların kesilmesi… Geçen hafta Matematik Köyü’ne destek istediğinizde ‘Allah versin’ diyenlere dair açıklamalarınız oldu. Bir süredir sadece kendinizi savunma halindesiniz. Neyin ceremesini çektiğinizi düşünüyorsunuz? Sizden istenen nasıl biri olmanız?
Herhalde en olumlu yorum, ‘Meyve veren ağaç taşlanır’ olur. ‘Kimseye yaranamamak bizde genetiktir’ diye düşünmek de hoşuma gidiyor. Belki de çok iş yapıldığında, çevre ve ilişki ağı genişliyor ve çok kolay düşman kazanılıyor. Ama başkalarını değiştiremeyeceğime göre, ben nerede hata yapıyorum diye sormam daha doğru. Galiba karakterim yaptığım işe uygun değil. Konuşmasını sevmeyen, meramını anlatmaya meraklı olmayan, pek toplumsal olmayan, içine kapalı bir kişiyim. Televizyon kamerasına konuşurken canım sıkılıyor, söylediklerimden sıkılıyorum. Bir de sanırım herhangi bir insanın kaldırabileceğinden çok fazla yük üstlendim, daha doğrusu üstlenmek zorunda kaldım: Nesin Vakfı, Matematik Köyü, Matematik Dünyası dergisi, Türk Matematik Derneği, Nesin Yayınevi… Yetişemiyorum, acil bir iş yaparken, daha acil bir başka iş geliyor önüme… Belki bunun sonucunda asabileşiyorum, hırçınlaşıyorum, tahammül sınırım azalıyor ve insanlara yanlış davranıyorum.
Bütün bunların size vakit kaybettirdiğini, kendinizi kötü kullandığınızı düşünüyor musunuz?
Bu dünyada sadece benim yapabileceğim küçük de olsa bir-iki iş olduğunu düşünüyorum. Örneğin temel ama o kadar da derin matematik kitapları yazmak. Aslında basit bir iş: Matematik Dünyası’na yazdığım yazıları derlemem gerekiyor. Bir aylık çalışma lazım, zaman yok! Günün büyük bölümü sekreterlik işleriyle ya da halkla ilişkilerle geçiyor. Örneğin bu söyleşi! Oysa hayatım ne kadar kolaydı Amerika’dayken. Sabahın köründen gece yarılarına kadar araştırma yapardım. Bütün gün kimseyle konuşmadığım olurdu. Başarı da benimdi, başarısızlık da. Türkiye gelir gelmez toplumsal bir varlığa dönüşüverdim. Ben böyle biri olmak istemedim, istemiyorum.
Siz asıl tepkiyi şubatta verdiğiniz bir söyleşiden sonra almıştınız. Durumun kötüye gittiğini, acısının çocuklardan çıktığını söylüyorsunuz. Ne olacak şimdi?
Durumumuz basına yansıdığı kadar kötü değil. Kötü günler için bir yana ayırdığım bir miktar para var. Birkaç yıl öncesine kadar vakfın bankalarda ancak bir haftalık parası olurdu. Zorluklara alışığız biz. 12 yılda 30 kadar ev, 10 kadar arsa, arazi filan aldım vakfa gelir getirsin diye. Söylemeyi unuttum, boş zamanlarımda emlakçılık yaparım… Üç otuz paraya değerli sanat eserleri aldım kötü günlerde satılmak üzere. Bunları benden sonrası için alıyorum. Benden sonra gelecek kişiye bu kadar ağır bir yük bırakmak istemiyorum. Müthiş bir sorumluluk üstümdeki. Vakıf batsa, ‘Babası kurdu, oğlu batırdı’ diyecekler… Ama bu tarihsel ve toplumsal görevimi yerine getireceğim, hem de fazlasıyla, hiç kuşkum yok. Üstelik herkes de düşman kesilmedi. Birçok kişi de çok mutlu oldu. Hayır, birçoğunun sanmak isteyeceği gibi ‘yeşil sermaye’den değil bu yeni dostlar, tam tersine solcular. ‘Oh be, dünya varmış’ benzeri mesajlar yazanlar da oldu bayağı. Benim gibi düşünmeyen ama düşünce ayrılığını sıradan bir şey olarak algılayan dostlarımız da var. Bana çok ağır gelen iki şey oldu. Verdikleri bağışı geri isteyenler ve çocuklarımıza bakmaktan vazgeçen gönüllü doktorlarımız… Özellikle doktorlar… Çocuklara bunu nasıl yapabildiler, akıl sır ermez. Biri sonra fikir değiştirdi, ‘İstemez’ diyecektim ama çekeceği vicdan azabına gönlüm razı olamadı, tekrar doktorumuz oldu.
Bu zamanları nasıl hatırlayacağımızı düşünüyorsunuz?
Bilmiyorum… Bir çılgınlıktır gidiyor, bunun sonu nereye varır bilmiyorum. Ülke topyekûn çıldırmış durumda. Aklımız uçmuş gitmiş. Sokağa fırlayıp ‘Durun bir nefes alın yahu, sakinleşin, kendinize gelin, ne oluyoruz’ demek geliyor bazen içimden. Sanki bir futbol maçındayız. Bağırış çağırıştan kimse kimseyi dinlemiyor. Ağır hakaretlerle dolu mesajları okurken sakin olmaya ben kendimden başlamalıyım diye kendi kendimi ikna etmeye çalıştım hep, başardım da… Biri bir gün bu olgunluğu gösterebileceğimi söylese inanmazdım. Diyaloğu kesmemek gerekir, diyalog önemli… Her yazana tek tek cevap verdim. Son derece terbiyeli ve serinkanlı… Cevaba başlamak zor oluyor. Kendimi zorlamam gerekiyor başlangıçta, kolay değil onca hakareti sindirmek, ama bir kere başlayınca arkası da geliyor, kendimi düşüncemin akışına kaptırıyorum. Cevap yazdığımda genellikle yumuşuyorlar.
Ruh sağlığınızı bozuyor mu süreç?
Ruh sağlığım mı, iç organlarım mı bilmiyorum ama bir şeylerim bozuluyor.
Vakfa bağış yapanların hepsini tanıyor musunuz?
Yok canım, mümkün mü? Ta Kars’tan, Siirt’ten hemşireler, öğretmenler, memurlar var. 5 lira bağışta bulunup ‘Özür dilerim bu kadar verebiliyorum’ diyor… Gözüm yaşarıyor. O kadar değerli ki bizim için o 5 lira…
En büyük bağışçınız kim?
İşte o 5 lira veren… Miktar olarak soruyorsanız, ‘en büyük’ dedirtecek bir bağışçımız yok. Ayda 500 YTL bağışlayan bile yok. Belki 200-300. Ama çok sayıda bağışçımız var.
Fethullah Gülen vakfa para bağışlamak istese kabul eder misiniz?
Mustafa Kemal’in İstiklal Savaşı’nda Sovyetler’den yardım alması gibi diyorsun… Bu soruyu kendimize soracak konumda değiliz, umarım olmayacağız da. Hiçbir gücün güdümüne girmeyiz. Çocuk bakmak için böyle bir şey gerekiyorsa, politikada başarmak için kimbilir neler kabul etmek gerekiyordur! Düşünmesi bile ürkütücü!
Aleni konuştuğunuz dinsizliğiniz, belki sadece Aziz Nesin’in oğlu olmanız yüzünden sizden hiç hazzetmeyen, diyelim ‘Fethullahçı’ bir vatandaş, türbana özgürlüğü savunduğunuz için ayda 200 YTL de olsa bağışta bulunmaya başlamış mıdır sizce?
Olabilir, bilemem ama Müslüman bağışçılarımız zaten var. Bağışta bulunmasalar bile gelir kurban keserler, adak adarlar, adağın etini bağışlarlar. İnancın, ideolojinin pek önemi yok, insan olmak önemli.
Cumhurbaşkanlığı krizinden, AKP’nin kapatılma davasına kadarki süreçte sol liberal fikriyat nasıl bir sınav verdi sizce, ne tür açmazlara düştü?
Olayları sıcağı sıcağına değerlendirmek kolay değil, üstelik benim harcım da değil. Ama galiba liberal sol pek alışık olmadığı bir zeminde buldu kendini. Karşı olması gereken bir partiye ve yandaşlarına öylesine anti demokratik baskılar yapıldı ki, liberal sol o partiyle aynı platformda görünmek zorunda kaldı. Kaderin cilvesi diye buna derler! Bu kadar oy alan bir partinin normal koşullarda parçalanması gerekirdi gibi geliyor bana. AKP’yi bir arada tutan, hatta oylarını artıran üstlerindeki anti demokratik baskı sanıyorum. Ama ben bilmem bu konuları… Geçelim…
* * * * *
‘Baba sen Allah’a inanıyor musun?’
Bir de işin babaya ihanet kısmı var. Siz aşağı yukarı din üzerine aynı şeyleri düşünürken bununla itham edilmeniz ne gösteriyor? Aziz Nesin’i mi tanımıyorlar, sizi mi, başka bir körlük mü mevcut?
Çok acımasız ve haksız eleştiriler. Ben babamın düşüncelerini savunmakla değil, vakfı, kitaplarını ve bir ölçüde düşüncelerini yaşatmakla yükümlüyüm. Babasına hayran bir insanım, ama babamın bir kopyası olmak isteyen biri değilim. Ne böyle bir zorunluluğum var, ne de amacım. Bu vesileyle, elâlemin özgürlüğünü savunurken kendi özgürlüğümün olmadığını anladım. Ama şans bu ya, babamla ben pek ayrı düşmezdik! Ayrıldığımız konular vardı tabii ama o konularda da yıllar sonra anlaşırdık, en azından nerede, hangi aksiyomda ayrıştığımızı anlardık. Sabahlara kadar konuşurduk, tartışırdık. Bir gün yazacağım ilişkimizi tüm ayrıntılarıyla. Babamla diyaloglarımızı kaydetmiş olsaydık, bugün okullarda okutulacak değerde bir yapıt ortaya çıkardı. Bana sık sık Tevfik Fikret’in oğlunu, Haluk’u örnek verirdi. Papaz olmuş ya… “Kimbilir ne yapmışlardır çocuğa, neler çektirmişlerdir… Bu halk çok acımasızdır” derdi. Biliyordu başıma gelecekleri, üzülüyordu benim için. Bense 20 küsur yıldır yurtdışında yaşamış biri olarak farkında değildim başıma geleceklerin. Gülüp geçiyordum.
30 yaşına kadar düzenli olmasa da namaz kılan, inançlı biriyken, 30′unda Kur’an’ı okumasıyla dine dair fikri değişiyor Aziz Nesin’in. Siz nasıl dinsiz oldunuz?
1993′te Türkiye’ye geldim. Babamın gözleri görmüyordu. Yazamıyordu. ‘Böyle Gelmiş Böyle Gitmez’in üçüncü cildini yazsın diye yardım ediyordum. Bir gece ilk eşine yazdığı mektupları okuyorum kendisine, hafızasını tazelemek için. Her mektubunun sonunu eşine Allah’tan bir şeyler dileyerek bitiriyor. Bir, iki, üç… Şaşırdım. “Nedir bu baba?” diye sordum. “Oğlum dedi, benim gelişimim çok geç oldu. Ben o zamanlar inanırdım…” Bizim evde pek dinden bahsedilmezdi. Ben de herkes inanır zannederdim. Çok küçüktüm inanmamaya başladığımda. Yıllarca bunu bir sır olarak kendime sakladım. Ama o kadar emindim ki kendimden… Herkes inanıyor, dünyada tek akıllı ben miyim? İşin içinden çıkamadım tek başıma. En güvendiğim babamdı, ona bile sormaya çekiniyordum. Bir gün tüm gücümü toplayıp sordum, “Baba sen Allah’a inanıyor musun?” dedim. “Önce sen söyle” dedi. Eyvah! Çekine çekine “İnanmıyorum” dedim. “Ben de inanmıyorum ama bunu dışarıda söylemek ayıptır, söyleme” dedi… Oh! Rahat bir nefes aldım!
Babanızın halefi olarak görülmeye, babanızla karşılaştırılmaya isyan etmek istemediniz mi hiç?
Her çocuk, özellikle oğul, ergenlik çağında babasını geçmek ister. Ama ya karşınızda geçilmeyecek bir baba varsa?.. Kale gibi, dağ gibi bir şey… Bu sorunla baş edebilmek gerekir, baş edemezseniz haliniz harap. En ünlü, en aydın, en bilge kişileri tanıyorsunuz. Sofralarda, sohbetlerde yeriniz var, saygı görüyorsunuz. Kızlar hayranlıkla ağzınızın içine bakıyor. Bu koşulda kolaylığa aldanmayıp yaşamı kendi ellerinizle kavramanız pek kolay olmayabilir. Büyük adamların çocukları pek başarılı olmazlar bu yüzden, hatta tam tersine dejenere bile olurlar. Toplum sizi yere göğe sığdıramasa da sorun, yerden yere vursa da sorun, ki her iki durum da sürekli yaşanır, ikisinin ortası yoktur. Babamın ilgi alanından olabildiğince uzak bir konu seçmem ve erken yaşta yurtdışına gitmem, sanırım bu sorunlarla baş etmeme yardımcı oldu.
* * * * *
‘Halkımdan utandığıma utanmıştım’
Türban tartışması neyin turnusol kâğıdı oldu sizce?
Yapay bir sorun bence. Zaten üniversiteye giren bu kızların bir kısmı, ‘Biz artık moderen olduk, anamız gibi olmak istemiyoruz’ deyip başlarını açacaklardı. Türbanı simge yapan sadece diğer taraf değil, türbana karşı olanlar da yardımcı oldular buna. Şimdi iş iyice inada bindi, bir onur sorunu oldu, kenetlenmelerini sağladı. Çok iyi anlıyorum bunu. Sakalım umurumda değil ama biri bana kes dese ölürüm de kesmem. Neredeyse… Türban, sorunun sınıfsal boyutunu da ortaya koydu. Temizlikçi kadın, bakkalın, kapıcının karısı türbanlıyken sorun olmuyor da, aynı türbanlı bizimle aynı seviyeye geldiğinde sorun oluyor. Bu, çirkin bir duygu. Kadıköy’de doğup büyümüş biri olarak böyle hissedenleri de anlıyorum ama insan çirkinliğinin farkına varıp duygularını frenlemeye çalışmalı. Ben Türkiye’ye geldiğimde anladım halkımdan utandığımı ve bundan utandım. Bir Yahudi, bir Hintli, bir Arap utanmaz bizim utandığımız kadar halkından. Turiste tecavüz edenden utanmak anlaşılır da, şalvarlıdan utanmak kötü bir şey. Şalvarlı köydeyken iyi hoş da Almanya’dayken kötü… Değişmeye çalıştım, sanırım bir nebze değiştim. En azından bu duygunun çirkinliğini anladım.
Şeriat gelecek mi?
Hiç sanmam. Ama belli ki bir geriye gidiş var. Türkiye daha tutucu oluyor. Geçenlerde Haliç kıyısında dolanırken yüzlerce kara çarşaflı gördüm. Gözlerime inanamadım. Evet, buna karşı bir şey yapmak gerekiyor. Ama bu insanları reddederek, onları aşağılayarak bir yere varamayız. Ne yapacaksak demokrasi içinde yapacağız. Onların da oyu bir sayılıyor, bizimki de. Bırakın pragmatik ve siyasi zararını, etik olarak yanlış bu. Ayıp! Etik olarak yanlış olan bir davranış da uzun dönemde zararlıdır, en azından toplumsal vicdanı sızlatır. Bu tür vicdan sızlatıcı yasalar ve yasaklar geçiş dönemlerinde olabilir ancak. Türkiye de artık geçiş döneminden geçsin!
Kaynak:http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=7368
0 cevap şu ana kadar ↓
Henüz hiç bir yorum yok... Hemen aşağıdaki formu doldurarak tartışmaya başlayın.